• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/

İstanbul Van Dayanışma Platformu

Araştırma Yazıları
Günün Sözü







TAM EKRAN YAPIN
Arkanıza Yaslanın 
Yumun Gözlerinizi..

Haftanın Kitabı
YakitHesabi.com

Muhteşem Resimler DEVAM

IslamicART 1   2   3
Hava Durumu
Anlık
Yarın
-1° 4° -5°
Takvim
Üyelik Girişi

Duyurular

  • Yaşanmış Hadiseler - 25/05/2017

  • Erzurumlu kadının kocası ölür.ve ağıt yakmaya başlar:ingilizce bilirdiii,almanca bilirdiii,fıransızca bilirdii,arapça bilirdiii,...... kaynı hemen araya girer:yenge niye yalan söylirsen hiçbirinide bilmirdi.
    -i he bilmirdi bilmirdi de gayret edirdi.

     


    New York Times'da yayınlanan bir müşterinin bankasına yazdığı mektup

    BANKACILARA DERS OLSUN :)))
    Tabii ki hesabımda o an için para olmadığından 30 dolar da faiz ve ceza alınmış. Oysa fonlarımda 1.000.000 dolar vardı.
    Bu durumu şikayet etmek istediğimde, bankanız telefonunda kişiliksiz, terbiyesiz, banda kaydedilmiş ve yüzsüz bir hanım sesiyle yarım saate yakın boğuştum.
    Arada müzikler dinledim ve 28 kere değişik tuşlara basmak zorunda kaldım. Ama kimseye ulaşamadım.
    Bildiğiniz gibi her ay binlerce dolarlık faturalarım, mortgage kesintilerim, kredi kartı ödemelerim var.
    Bunların hepsinin hesabımdan yapılan otomatik ödemelerini şu andan itibaren İPTAL ediyorum.
    Bundan böyle, sizden etten kemikten yapılmış dediğimi anlayan ve İngilizce bilen bir müşteri temsilcisi istiyorum.


    Anlayışla karşılarsınız ki, karşınızdakine en iyi iltifat, onu taklit etmektir.

    Ben de sizin gibi yapacağım.


    Müşteri temsilciniz her ödeme için beni arayacak, ve 28 haneden az olmayan benim vereceğim bir şifreyi tuşlayacak.
    Sonra da, eğer 1 tuşlarsa benden randevu alacak, 2 tuşlarsa bir ödeme ile ilgili mesaj bırakabilecek, 3 tuşlarsa oturma odama bağlanacak, oradaysam cevap vereceğim, 4 tuşlarsa ve uyumuyorsam yatak odama bağlanacak ve benimle görüşebilecek, 5 tuşlarsa tuvalete, 6 tuşlarsa cep telefonuma ulaşacak, 7 tuşlarsa bilgisayarıma bir mesaj bırakabilecek. 8'e tuşlarsa bunları yeniden dinleyebilir.
    Arada beklemeler olursa, size söz, elimdeki eski plaklardan ve gramofonumdan güzel bir müzik parçası da dinleteceğim ona.


    Yalnız sizden ricam, bu işlemler için seçeceğiniz personelinizin kimlik bilgisini, anne kızlık soyadını, noterden alınmış imza sirkülerini ve tapuları dahil mali bilgilerini bana iletmeniz.
    Bir de sizin gibi bir sözleşme hazırladım. 8 sayfa. Sizinki 42 sayfaydı, ben insaflı davrandım. Bu sözleşmeyi de bana atayacağınız müşteri temsilcisi, bankanız şube müdürü ve bankanız yönetim kurulunun imzalaması ve bana iadeli taahhütlü göndermesi.
    Bu sözleşme elime geçtikten sonra müşteri temsilcinize kendi belirleyeceğim 28 haneli şifreyi göndereceğim. Bu şifre de her ay değişecek pek tabii ki.
    Özür dileyerek bu sözleşme ve işlemler için sizden masraf olarak her ay 20 dolar da talep edeceğim.
    İşbu şartları yerine getirememe durumunuz varsa, lütfen 1.000.000 dolarımı nakit olarak hazırlayın, yarın alıvereyim.

    Size hayırlı işler diler, en kısa zamanda bana ulaşmanızı rica ederim.

    Saygılarımla,

    Müşteriniz...  


     A.Şerif İzgören Hoca anlatıyor

            "İzgören&Akın'a toplantıya gideceğim.Baktım genç kalma ihtimalim
    var,bindim bir taksiye,muhabbetçi bir arkadaş.O anlatıyor ben
    dinliyorum.Tam işyerinin önüne geldik.Ankara'da Bakanlıklar.Diyelim ki.
    taksi parası 9.75 TL tuttu,ben 10 TL uzattım.Hani hepimizin yaşadığı sahne
    vardır ya,taksici üstünü arıyormuş gibi yapar,siz de para üstünü alabılmek
    için bir ayak dışarda,inmemek için debelenirsiniz.Tam o sahne
    olacak.Şoför,para üstü varmı diye aranmaya başladı.


     "Üstü kalsın kardeşim"dedim.

        Döndü bana doğru

            "Vaktin varmı ağabey ?" dedi.

            "Evet" dedim (tek ayağım hala dışarda)


             Dörtlülere bastı,trafik dört şerit akıyor,indi araçtan.Önde bir
    büfe var.Gitti oraya,bir şeyler konuşup geldi.Bana 25 Krş uzattı.Belli ki
    para bozdurmuş.

             "Birader" dedim,"9.75 değil,10.50 yazssa istermiydin 50
    krş.benden?"

             -Ne alacağım ağabey 50 krş.u

             -Peki niye gittin 25 krş.için o kadar uğraştın.üstü kalsın
    demiştim.

             Döndü bana,attı kolunu arkaya :
             -Vaktin varmı ağabey
             -Var
             -Çek kapıyı o zaman
             Muhabbetçi bir taksici ile karşı karşıyayız.


             5 dk.konuştuk.İngiltere'de profösüründen,bilmem kiminden eğitimler
    aldım.O taksicinin 5 dk.da öğrettiklerini,ingiliz hocalar haftalarca
    verdikleri derslerde öğretemediler.



            Ağabey biz Keçiören'de 5 kardeşiz.Babam rençberdi benim,günlük
    yevmiyeye giderdi;artık inşaat falan bulursa çalışır gelir,o gün iş
    bulamamışsa,biz eve gelişinden,yüzünden anlardık. Durumumuz hiç iyi olmadı.
    Akşam yer sofrasında yemek yerdik.Yemek bitince babam bize"Durun kalkmayın"
    derdi.Önce dua ederdik sonra babam bize sofrada konuşma yapardı.

              "Aha" dedim,"Bizim meslek",seminerci.

              - Ne anlatırdı baban

              - Hayattta nasıl başarılı olunur ?

                O gün inşaata çağırmazlarsa eve para getiremiyor,sonra
    çocuklara hayatta başarı teknikleri anlatıyor.

                -Babam işe gidince büyük ağabeyimiz onu taklit ederdi,delik bir
    çorapla pantalonun ceplerini çıkarır,dört kardeşi karşısına alıp "Dürüst
    olun,evinize haram lokma sokmayın" diye anlatırken ,biz de gülerdik. Annem
    kızardı,"Babanızla alay etmeyin.O, hem dürüst hem de çalışkandır" derdi.
    Yan evde iki kardeş var,onların babası zengin. Babaları  birahane
    işletiyor,ama adamda her numara vardı,kumar falan oynatırdı.Bizim yeni hiç
    bir şeyimiz olmadı,hep o ikisinin eskilerini kullandık.O amca mahalleden
    geçerken biz 5 kardeş ayağa kalkardık,çünkü bize bahşiş verirdi.Babam eve
    gelince ayağa kalkmazdık. Çünkü hediye,para falan hak getire.Ağabey biz
    babamı kaybettik. Altı ay içinde yandaki baba da öldü.yandaki baba iki
    çocuğa 5 katlı bir apartıman,işleyen birahane,dövizler ve araziler bıraktı.
    Bizim
    baba ne bıraktıbiliyormusunuz ?

                -Ne bıraktı ?

                -Bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı : "Evladım işinizi
    dürüst yapın,hakkınız olmayan parayı almayın..."falan filan. Ağabey aradan
    15 yıl geçti,diğer 2 kardeş cezaevindeler,ne ev kaldı ne birahane. Ailesi
    dağıldı.

                 Biz 5 kardeş,beşimizin Keçiören de taksi durağında birer
    taksisi var hepimizin birer ailesi,çoluk çocuğu,hepimizin birer dairesi
    var. Geçenlerde büyük ağabeyimiz bizi topladı ve dedi ki :


                 "Asıl mirası  bizim baba bırakmış."


                  Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan
    beri,taksimetrenin yazmadığı 10 krş.u evimize sokmadık.Her şeyimiz var
    Allah'a şükür.

                   Çok duygulandım,veda ettim,tam ineceğim :

                   -Dur ağabey,asıl bomba şimdi.

                   -Nedir bomban ?

                   -Nerede oturuyoruz biliyormusun ? O iki kardeşin oturduğu 5
    katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.


                   Evladınıza ne araba bırakırsınız,ne ev, ne de başka bir
    miras. Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız. Bakın iki baba da
    evlatlarına değer kavramları bırakmışlar. 


      

    Nasrettin Hoca'ya eşi, "Kıyamet" i sormuş... O da "Ben ölürsem büyük kıyamet, sen ölürsen küçük kıyamet kopar" diye anlatmış 


    Köyden Kayseri'ye gelen köylü sabah kahvaltısı için bir lokantaya girmiş. Sabahın erken saatleri olduğu için oldukça kalabalık olan lokantada yer bulamayan köylü kasiyerin yanındaki küçük masaya oturmuş.


    Garson gelince mercimek çorbası söylemiş, fakat bizim köylünün karnı çok acıkmıştır ve çorba gelene kadar ekmek sepetindeki bütün ekmekleri yemiş.. Çorba gelince onu da içmiş. Giderken kasada oturan Hacı Ağa'ya borcunu sorduğunda Hacı Ağa: "Ekmeğin parasını ver de çorba bizden olsun" demiş.


     

    EŞEK VE AMERİKALI MÜHENDİS

    Kendi milletini ve köklerini hakir görerek Avrupalı denen kitleye hayranlık duyup aşağılık kompleksine kapılanlara ithaf edilmiştir:) Yakın zamanların birinde Kayseri`de Amerikalıların yardımı ile karayolu çalışmaları yapılıyormuş. Bölgeye yakın bir köyde de köylüler bir patika yolu yapıyorlarmış. Bunun için bir eşeği tepeye doğru kovalayıp onun geçtiği
    yeri sertleştirerek yolu tamamlıyorlarmış. Malum, hayvan içgüdüsel olarak hedefe doğru en az yorucu yolu seçer ya!...
    Bu köylüler, O sırada orada vazifeli olan bir Amerikalı mühendisin dikkatini çekmiş.Mühendis olanları merak ederek tercümanı ile yanlarına gitmiş -'Kolay gelsin, ne yapıyorsunuz burada böyle?'
    İçlerinden en uyanık olanı;
    -'Yol yapıyoz' diye cevap vermiş.
    -'E, bu eşek ne işe yarıyor?'
    Köylü genel işlem sırasını şöyle bir anlatmış. Eşeğin yolun nereden geçeceği ne karar verdiğini söylemiş. Amerikalı mühendis çok ilginç bulduğu bu fikre yerlere yatmış gülmekten:
    -'Eee...Eşek bulamayınca ne yapıyorsunuz?'
    Köylü cevap vermiş:
    -'O zaman Amerika`dan mühendis getirtiyoruz!!! 


     

    Sizin Gibi Akıllı Eşek Nerede? Osmanlı döneminin eski paşalarından birinin;yolu bir bostana düşer. Paşa bostan dolabını çeviren eşeğin boynundaki çıngırağın; ne işe yaradığını merak eder ve sorar:
    -Bostan sahibi :
    “Eşek ;dolabı döndürdüğü sürece boynundaki çıngırağın sesi duyulur. çıngırak sesi kesilince;onun durduğunu anlar;harekete geçeriz diye cevap verir.
    Paşa:
    -Peki!.. Ya eşek yerinde dururda boynunun iki yana sallarsa ? diye ikinci bir soru sorunca
    Bostan sahibi:
    “Aman efendim sizin gibi akıllı eşek nerede? Diye yanıt verir ..


    En akıllı adam Bir kesis dünyanin en akilli adamini bulmak için diyar diyar geziyormus sira nasreddin hocanin köyüne gelmis ve köylülere sormus.

    - sizin köyün en akilli adami kim?

    demis. Köylülerde:

    - nasreddin hoca demis.

    bunun üzerine kesis köy meydaninda hoca ile görüsmeye baslamis ve eline bir çomak almis yere bir daire çizmis nasreddin hoca da çomakla daireyi ortadan ikiye bölmüs kesis bir dogru daha çizerek daireyi dörde bölmüs hocada dörde bölünmüs dairenin üç dilimine çarpi isareti koymus kesis elleriyle asagidan yukariya dogru hareket yapmis hocada yukaridan asagiya yapmis ve kesis büyük bir hayranlikla hocayi tebrik etmis.


    Olup bitenden bir sey anlamayan halk kesise ne oldugunu sormus kesisde :

    - Bu adam gerçekten dünyanin en akilli adami yere dünya çizdim

    o ortadan ekvator geçer dediben dünyayi dörde böldüm o da dört de üçü sudur dedi ben yerden buharlasma sonucunda ne olur dedim o da yagmur yagar dedi.


    Bu sefer hocaya neler oldugunu sorar halk hoca da:

    - Bu adam oburun biri yere bir tepsi baklava çizdi ben de yarisi benim dedim daha sonra tepsiyi dörde böldü o zaman dört de üçü benim dedim o da tepsi altindan atesi hafif hafif almali dedi ben de üstüne findik fistik ekelersek daha iyi olur dedim. En akıllı adam


    ÖZRÜ KABAHATİNDEN BÜYÜK

    İki kardeş, yeni gelen valiyi yemeğe davet ederler. Vali gelir, sofra kurulur ve yemekler yenmeye başlanır.

    Valinin bir tarafında küçük kardeş, diğer tarafında da büyük kardeş oturmaktadır. Vali ortada çok küçük görünür. Büyük kardeş ortaya gelen kuzunun bir budunu koparıp alır. Sonra küçük kardeş de diğer budunu koparır. Vali ise budun ucundan küçük bir parça koparıp yavaş yavaş kemirmeğe başlar. Valinin durumunu fark eden küçük kardeş:

    “Yav vali efendi, o ne öyle şey kadar parçayi almışsın, evirip çevirisin. Bizim gibi yapsana” der.

    Vali herkesin içinde kıpkırmızı olur. Bu arada büyük kardeş olayın farkına varır ve kardeşine çıkışır, durumu düzeltmeye çalışarak:

    “Oğlum itoğlit, hadi vali bi bok yedi. Yani onu yüzüne mi vurmak lazım. Kalk kaybol gözümün önünden” der.


     

    OMZUNA AT

    Elazığlı ağanın biri, hayatında ilk defa Ankara’ya gider. Yolda yürürken atkısı yere sürtünmektedir. Bunu gören bir genç kibarca:

    “Amcacığım pardon, atkınız yere sürünüyor”

    Ağa hiç istifini bozmadan:

    “Onu yerden al, amcanın omzuna at”


    Erzurum'a bilgisayarın daha yeni yeni gelmeye başladığı zamanlara
    ait bir anıyı Erzurum Kültür Kurumu İlköğretim Okulu'ndan Mansır
    Bey anlatıyor...

    Bir işyerine bilgisayar ve stok programı satılır. Teknik servis elemanı
    bilgisayarı işyerine kurduktan sonra stok programının kullanımı ile ilgili
    bilgi verir ve ayrılır.

    Aradan bir iki saat geçer, işyerinden telefon:
    "Kardeşim sizin anlattıgınız kimi yapirem fegat program düzgün çalışmiir."

    Teknik servis elemanı sorar:
    "Nasıl yapıyorsunuz?"

    "Senin anlattıgın kimi."

    "Hata ne?"

    "Yazdıgım bilgiler kaydetmeme ragmen saklanmiir."

    "İşlem basamaklarını tek tek anlatır mısınız?."

    "Tamam" diyor ve başlıyor anlatmaya...

    "Programı açirem. Malın adı bölümüne adını, adedi bölümüne adedini, birim fiyatını vb. yazirem. Hepsini yazdıhtan sonra senin anlattıgın kimi kayıt bölümüne basirem. Ekrana bir yazı geliir:
    Kaydetmek ister misiniz?
    E / H
    yazısı çıkir. Ben de diyirem Hee..."


    SEN  DE  Mİ  BENİ  UNUTTUN  BEY ?
    Son günlerde, bir surat, bir surat ki gelinde,
    Çayımı bile yarım dolduruyor bey.
    Allah'tan kulaklarım ağır işitiyor da
    Duymuyorum ne söylediğini
    Ama yine de hissediyorum bey;
    Beni bu evde galiba istemiyor artık
    Hey gidi günler heeey.
    Oğlunu bilirsin, vur kafasına al lokmayı
    İki ara bir derede ne yapsın ana bu atsa atılmaz, satsa satılmaz.
    Bana artık gizli gizli sarılıyor bey...
    Dün akşam uyurken öptü beni biliyor musun?
    Nasıl ağırıma gitti nasıl
    Artık akide şekeri de getirmiyor.
    Hani dişlerim yok ya, güya yerken garip sesler çıkarıyormuşum da
    Çocuklar iğreniyormuş benden.
    Yok,vallahi yalan bey, hiç yapar mıyım ben öyle şey?
    Gelin çocuklara masal anlatmamı da yasakladı
    Üstelik seninle konuşuyormuşum diye duvardaki resmini biryere sakladı
    Olsun,
    koynumdaki resminden haberi bile yok!
    Yine de beddua edemem bey,
    Oğlumun karısı, torunlarımın anası o.
    Geçenlerde üst komşular geldi,
    Ne konuştuklarını duymayayım diye kapıyı üstüme kilitledi.
    Duymadım, duymadım, lakin hissettim.
    Düşkünler evine yatıracaklarmış önümüzdeki ay beni
    Ne yalan söyleyeyim epey ağırıma gitti, epey,
    Ha, sen ne diyorsun bey?
    Hani bir görünsen oğluna, ne de olsa babasısın,
    Seni dinler.
    Bu odada oturur, vallahi hiç dışarı çıkmam.
    Akide şekeri de istemem.
    Masal da anlatmam artık çocuklara
    Ne olur ayırmasınlar beni bu evden
    Yaşayamam nefes bile alamam
    Sana ait anılardan uzak ne yaparım ben, ne yaparım?
    Şu camın pervazında hayalin durur, çekmecelerde el izin.
    Bastonun hala duvarda asılı.
    İstemiyorlar beni artık, istemiyorlar hasılı.
    Hey gidi günler hey
    Hani diyorum bir çağırsan
    Yoksa, yoksa sendemi unuttun beni bey
    Sendemi unuttun beni bey?
     http://ahmetturkan.azbuz.com/blog/yazi/oku/5000000009552346/ANNELERIMIZE-SAHIP-CIKALIM

     


    ESKİ BİR TAPINAK YAZISI

    Gürültü - patırtının ortasında sükunetle dolaş; sesliğin içinde huzur bulduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış. Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun. Bağışla ve unut. Ama kimseye teslim olma. İçten ol; telaşsız kısa ve açık seçik konuş. Başkalarına da kulak ver. Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları; çünkü, dünyada herkesin bir öyküsü var.

    Yalnız planlarının değil, başarılarının da tadını çıkarmaya çalış. İşinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen; hayattaki dayanağın odur. Seveceğin bir iş seçersen yaşamında bir an bile çalışmış ve yorulmuş olmazsın. İşini öyle seveceksin ki, başarıların bedenini ve yüreğini güçlendirirken verdiklerinle de yepyeni hayatlar başlatmış olacaksın.

    Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol. Sevmediğin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme. İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz. Ve unutma ki; insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciğinden daha fazla değildir.

    Aşka burun kıvırma sakın; o çöl arasındaki yem yeşil bir bahçedir. O bahçeye layık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.

    Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et.İlkinin acısı bir an., ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür.

    Yılların geçmesine öfkelenme; gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme.

    Rüzgarın yönünü değiştirmediğin zaman, yelkenlerini rüzgara göre ayarla. Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir. Ara sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki, evreni yargılamak imkansızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle barış içinde ol.

    Hatırlar mısın doğduğun zamanları: sen ağlarken herkes sevinçle gülüşüyordu. Öyle bir ömür geçir ki, herkes ağlasın öldüğünde, sen mutlulukla gülümse. Sabırlı, sevecen, erdemli ol. Önünde sonunda bütün servetin sensin. Görmeye çalış ki , bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de insanoğlunun biricik güzel mekanıdır.(Xsentus İ.Ö.9.yy)



    DİLİMİZ GÜZEL TÜRKCEMİZ

    Çinli büyük filozof Konfüçyüs’e “ Ülkenin yönetimi sana bırakılsaydı ilk iş olarak ne yapardın?” diye sorarlar. O da “Hiç kuşkusuz dili gözden geçirmekle işe başlardım” der. “Niçin?” derler. “Dil düzgün olmayınca söylenen söylenmek istenen değildir, söylenen söylenmek istenen olmayınca yapılması gereken yapılmadan kalınca törelerle sanatlar geriler, törelerle sanatlar gerileyince de adalet yoldan çıkar. Adalet yoldan çıkınca halk çaresizlik içinde kalır. Bu sebeple söylenmesi gereken başı boş bırakılmaz. Onun için dil her şeyden önemlidir.”der. Dilin işlevini açıklamak için bundan daha güzel bir yaklaşım olamaz. (Dr.İsa Kayaalp, İletişim ve Dil.TDV yayınları 1998.)

    Dil sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda geçmişle bugün ve bugünle yarın arasında yeğane köprüdür. Bu yüzden dilini korumayan milletler geleceğini garanti altına alamazlar. Dil bir milletin kültür hayatını, maddi manevi bütün dinamiklerini harekete geçiren en büyük güçtür. Bir toplumda dil etkileme gücünü yitirdiği zaman o toplum., başka dillerin ve kültürlerin yörüngesine girer.

    Eğer bir toplumun sosyal ve kültür hayatı dil üzerinde gelişmiyorsa o toplumun dilinin hayatla bağları kopmuş, dolayısıyla kültürü de kendi özüne yabancılaşmış demektir. Böyle bir toplumda yaşayan milletler, dünya milletleri arasında kendine bağımsız bir yer bulamazlar. Güçlü ve bağımsız bir Türkiye için dilimize ve kültürel değerlerimize sahip çıkalım. Onların yozlaşmasına müsaade etmeyelim.



    İNSANLARI MUTLULUĞA GÖTÜREN ALTIN KURALLAR


    1. 1.    - Sevilmeyi, takdir edilmeyi herkes ister, ama siz mutluluğunuzu sadece bu iki hususa bağlamayın
    2. 2.    – Kendi cüz’i iradeniz dışında gelişen olaylara boşuna üzülmeyin.
    3. 3.    – Size mutluluk getirecek dostluklar kurun, dürüstlükler içinde olun.
    4. 4.    – Kendinizle barışın, duaya sarılın, güncel meselelerin tuzaklarına düşmeyin, mütevazi olun, kendiniz ve başkalarıyla çatışmaktan, sorunlar çıkarmaktan kaçının.
    5. 5.    – İfrat ve tefritten uzak, dengeli beslenmeden yana olun. Kendinizi formda tutun.
    6. 6.    – Ruh sağlığınızı da önemseyin, hafife almayın
    7. 7.    –Geçmişte olan olaylar üzerinde endişeler üretmeyin. Pişmanlıkların kapılarını çalmayın.
    8. 8.    – Hayata olumlu yaklaşın, olumlu bakmasını bilin, olumlu düşünün ve sizi sadece mutlu edecek işlere girin.
    9. 9.    – Başkalarından ziyade kendinize vakit ayırmayı ihmal etmeyin.

    10.– Evvela kendinizi tanıyın ve anlamaya çalışın.

    11.– Zamanınızı problem üzerinde değil de, çözümler ve çıkış yolları üzerinde yoğunlaştırın. Ve ona göre değerlendirin.

    12.– Duygularınıza cevap vermede gecikmeyin.

    13.– Sonsuz bir içtenlik içinde olun. Paylaşımınızı artırın. Detaylara inmekten çekinin. Özverili olun.

    14.– Sizi seven insanları korumasını bilin. Affedici olun.

    15.– Kaybedecek bir şeyleri olmayan insanlardan korkmayı unutmayın.

    16.– Kendisine yapılmasını istemediğin hiçbir şeyi başkasına yapmaya özen gösterme.

    17.– Ebeveynlerini, eşini, çocuklarını ve diğer sevdiklerini eleştirmek istediğin zaman dilini ve dudağını ısırmasını bilmelisin.



    LOKMAN HEKİM’İN OĞLUNA ÖĞÜTLERİNDEN


    Ey oğul!

    Sıhhat gibi sermaye olmaz.

    Gönül hoşluğu gibi ni’met olmaz.

    Yavrum!

    -Aza kanaat edersen, dünyada senden zengin kimse olmaz.

    Ey oğul!

    - Cahil adam ne kadar güzel olsa, onunla görüşmekten sakın. Zira; cahilin güzel yüzü, fena huyunu gidermez.

    Yavrum!

    Sana dinin emirlerine sarılmanı tavsiye ederim. Çünkü, gündüzleyin zem yapan; geceleyin gam çeker.

    Oğlum!

    Seher vakti uyurken, sakın ol ki Hakk’ı zikir ve tesbih eden horoz, senden akıllı ve uyanık çıkıp da seni geride bırakmasın.

    -Edeb yekdir (üstündür) nesebden, amel (ibadet) yekdir maldan ve ilim yekdir bütün dünyadan ve ehlinden.






    OĞLUMUN ÖĞRETMENİNE

    Öğrenmesi gerekli, biliyorum; bütün insanların dürüst ve adil olmadığını... Fakat, şunu da öğret ona; her alçağa karşılık bir kahraman, her bencil politikacıya karşılık kendini milletine adamış bir lider vardır. Her düşmana karşılık bir dost olduğunu da öğret ona.

    Zaman alacak biliyorum; fakat, eğer öğretebilirsen ona; kazanılan bir doların bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret. Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve hem de kazanmaktan neşe duymayı. Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu. Eğer yapabilirsen, sessiz kahramanların sırlarını öğret ona. Bırak erken öğrensin zorbaların görünüşte galip olduklarını. Eğer yapabilirsen, ona kitapların harikuladeliklerini öğret. Fakat ona; gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi sırlarını düşünebileceği sessiz-sakin zamanlar da tanı. Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha haysiyetli olduğunu öğret ona.

    Kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi... nazik insanlara karşı nazik, sert olanlara karşı da sert olmasını öğret ona. Herkes birbirine takılmış bir yönde giderken, kitleleri işlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma. Bütün insanları dinlemesini öğret ona. Fakat bütün dinlediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret.

    Eğer yapabilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülümseyeceğini öğret ona. Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret. Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini!.. Ona kuvvetini ve beynini en yüksek fiyatı verene satmasını, fakat hiçbir zaman kalbine ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret.

    Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona... Ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa, dimdik dikilip savaşmasını öğret. Ona nazik davran, fakat onu kucaklama. Çünkü ancak ateş çeliği saflaştırır. Bırak sabırsız olacak kadar cesarete sahip olsun. Bırak cesur olacak kadar sabrı olsun. Ona her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşı derin bir inanç taşıyacaktır. Bu büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsen bir bak bakalım. O, ne kadar iyi, küçük bir insan. Oğlum.



    (Not: Abraham Lincoln’un, oğlunun öğretmenine yazdığı mektuptan alınmıştır.).

     


        Akılsız şehzade ve lalası  

    Padişah'ın tek oğlu akılsızın biriymiş. Padişah babası da "Bu oğlan bir gün tahta oturursa, ülkenin başı belaya girer" diyerek hep endişe içinde yaşarmış.
    Bu akılsız şehzadenin yanına ülkenin en akıllı adamını "Lala" diye vermiş. Ona "Şehzadeyi hiç yalnız bırakma" diye emretmiş.
    Bir gün ülkenin uluları iç ve dış sorunları tartışıyorlarmış. Onları dinleyen akılsız şehzade lafa karışmış ve "Bir ok attım kebap oldu" demiş.
    Dinleyenler şaşkın, yüzlerini lalaya dönmüşler.
    Lala şehzadenin söylediklerini hemen yorumlamış:
    - Şehzade hazretleri avlanırken bir tavşana ok attı. Ok tavşanı vurmadı ama bir taşa çarptı. Çıkan kıvılcımdan orman yandı. Tavşan da yandı, kebap oldu... Şehzade hazretleri bunu anlatmak istiyor. "Bir sorunu çözmek isterken dikkat etmezseniz daha büyük sorunlar yaratırsınız" demek istiyor.
    Bu yorumu dinleyen ülke uluları rahatlamışlar. Ülke sorunlarını konuşmaya devam etmişler.
    Bu sırada şehzade yine lafa karışmış ve "Bir ok attım çorba oldu" demiş.
    Ulular yine lalaya dönüp, yorumunu beklemeye başlamışlar.
    Lala bir onlara bir de aptal şehzadeye bakmış,
    - Bu kadar büyük zırvaya ben de kılıf bulamam, demiş.

     


     

    Tac Mahal için anlatılan o hikâyeyi duymuşsunuzdur.

     (BU HADİSE FIKRA DEĞİL, TAMAMEN DOYUMSUZLUK VE VAFASIZLIK UĞRUNA YAŞANMIŞ BİR OLAYDIR)
     Babür İmparatoru Şah Cihan çok sevdiği eşi Mümtaz Mahal'i kaybedince adeta yıkılır. Onun anısına eşi benzeri olmayan büyük bir türbe yaptırmaya karar verir. İnşaat başlar, dünyanın her yerinden en usta mimarlar çağrılır, en değerli taşlar, en pahalı mermerler getirtilir. Mezar büyüdükçe büyür. Kubbeler yükseldikçe yükselir. Ama eşinin acısıyla hayata küsen ve kendini Tac Mahal'in mimari bir harika olmasına vakfeden Şah Cihan bir türlü sonuçtan mutlu olmaz. Bir eksik, ahengi bozan bir şey vardır hep. Yıllar geçer. Bir gün yine kubbelerden birinin üstüne çıkan Şah görkemli yapının içinde artık minik bir nokta gibi kalan sevgili eşinin mezarını fark eder ve emri verir: "İşte ahengi bozan şeyi buldum, atın bunu oradan."    


     

    ADALET 

    çok eski yıllarda krallıkla idare edilen bir ülke varmış. ama; bu ülkede , hukuk ve hakimler de varmış.

    törelere göre, bir vatandaş öldüğünde, şehir merkezindeki dev çan bir defa çalınırmış. uzun uzun da yankılanırmış. eşraftan birisi ölürse çan iki defa, büyük bir devlet adamı ölürse üç defa çalınırmış.
    ya kral ?..
    o öldüğünde , çan dört defa çalınırmış.

    gel zaman git zaman…
    şehirde bir olay olur, iş mahkemeye intikal eder...
    davanın sanığı olarak mahkeme huzuruna çıkarılan kişinin masumiyetini ise bütün vatandaşlar bilmektedir. bir formalite olarak görülmesi ve beraat beklenen, davadan sürpriz bir karar çıkar. sanık para cezasına mahkûm olmuştur.

    hakim sorar :
    " -bir diyeceğin var mı ?.. ..."
    sanığın cevabı
    " - hayır !.. ..."
    mahkeme biter. dinleyiciler dağılır. kafalarda bir kaygı!.. kısa bir süre sonra dev çanın sesi duyulur..

    acaba kim öldü ?..
    çan bir defa daha çalar. acaba eşraftan kim öldü ?..

    şehir çan sesi ile bir defa daha inler. hımmmmm… büyük bir devlet adamı, acaba kim ?.. soruya cevap alınmadan çan bir defa daha çalar, yeri, göğü inletir.

    herkeste bir feryat: eyvah!.. kralımız öldü!..

    ancak, törede görülüp işitilmemiş bir şekilde çan, beşinci defa da çalınır, yer gök inler ve sesler kesilir.

    herkes bunun ne anlama geldiğini öğrenmek için. çan görevlisine koşar, bir de bakarlar ki çanı , haksız yere mahkûm edilen adam çalmaktadır.

    sorarlar :
    " -ne demek beş defa çan çalmak ?.. kraldan daha büyük birisi mi öldü ?....."

    cevap şaşırtıcı olduğu kadar anlamlıdır da :

    " -evet ! adalet öldü ! ..."

    adaletsizliği önleyecek gücümüzün olmadığı zamanlar olabilir ama ; adaletsizliğe itiraz etmeyi beceremeyeceğimiz bir zaman asla olmamalıdır!..
    Elie Wiesel
    (nobel barış ödülü sahibi) 

     


    MEVLANA ve BEKTAŞİLİK 

    Günün birinde yolu bir dergâha düsen kendi halinde bir adam, dergâhta, bir Mevlevi ile bir Bektaşi''nin sohbet ettiklerini görünce yanlarına yaklaşır. Kendini tanıtır ve dergâhı merak ettiğini, nasıl zikir edildiğini izlemek için geldiğini söyler. Erenler başlar adama çeşitli nasihatlerde bulunmaya, her biri kendi yolunu mümkün olan en tatlı dille anlatmaya çalışır. Adam bir yandan onları dinlerken, bir yandan da gözleri onların giysilerine takılır.

    Mevlevi'nin giydiği kıyafette kollar o kadar geniş ve uzundur ki hem içine üç kişinin birden kolu sığabilir, hem de uzun olduğu için yalnızca kolları değil, elleri de kapatmaktadır. Bektaşi’nin kıyafetinde ise tam tersi bir durum vardır.  Elbisenin kolu daracıktır, neredeyse tene yapışmıştır; üstelik kısa olduğu için, eller ta bileklere kadar açıktır. Bu duruma hayret eden adam, sebebini öğrenmek ister.  Büyük merakla, önce Mevlevi'ye sorar:

    "Pirim, kıyafetinizin kolları neden o kadar geniş ve uzun; bunun özel bir sebebi var mı?"

    Mevlevi hiç beklemediği bu soru karşısında oldukça şaşırır.  İki kolunu da biraz yukarıya kaldırır, sonra ellerini birleştirerek kollarını daire sekline getirir ve şöyle der:

    "Evet, özel bir sebebi vardır. Çünkü biz insanların günahlarını, ayıplarını, kusurlarını örteriz.  Başkaları görmesin diye üzerini kapatırız."

    Yanıttan oldukça hoşnut olan adam ayni merakla bu kez Bektaşi''ye döner:

    "Peki ya siz, pirim? Sizin kıyafetinizin kolları neden bu kadar dar ve kısa? Siz insanların günahları ve ayıplarını örtmez misiniz?"

    Bektaşi kendi kollarına bakar, birkaç saniyelik bir dalgınlıktan sonra gülümser ve adama bakarak şöyle der:

    "Biz mi? Bizim geniş kıyafetlere ihtiyacımız yoktur. Çünkü biz insanların günahlarını ve kusurlarını görmeyiz." ÖZETLE: Seveceksen öylece sev. Ne kusursuz insan ara, ne de insanda kusur. Birincisini zaten bulamazsın, ikincisinde ise, bulduğun her kusur, öğrendiğin her ayıp sahibini değil, seni çirkinleştirir. Her ikisi de seni mutsuz eder. Birincisini bulamadığın için, ikincisini ise bulduğun için mutsuz olursun...  Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilirler. [Mevlâna]

    Yaşam paylaşmakla.. .

    Hayat sevince güzel...

     

      


    Burnundan kıl aldırtmayanların başı çok ağrıyabilir 

    Uşaklı Osman Efendi bir sabah müthiş bir başağrısıyla uyanır. İlaç alır geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder. Doktor çağrılır. Doktor muayene eder, ağrı kesiciler verir, gider. Lakin Osman Efendi'nin başağrısı artarak sürer. Üstüne üstlük başağrısı yanısıra gözleri de yaşarmaya başlar. Başka doktorlar çağrılır...

    Osman Efendi Uşak'ın ileri gelenlerindendir, ağrıyı kesene servet vaadeder. Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi sebebini de bulamaz. Ev halkı birbirine karışır, başağrısından geceleri uyuyamayan Osman Efendi'yi İstanbul'a götürmeye karar verirler.

    İstanbul'da en iyi doktorlar seferber olur. Röntgenler, beyin tomografileri çekilir, testler yapılır... Görünüşe bakılırsa Osman Efendi turp gibidir. Oysa dayanması gittikçe zorlaşan başağrısı ve gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir. Ağrı kesici iğnelerle zor ayakta duran Osman Efendi bu defa da apar topar yurtdışına götürülür. O devirde Amerika değil İsviçre moda, Zürih'e gidilir.Haftalarca hastanede kalınır, onlarca profesör konsültasyon yapar, testler tekrarlanır.


    Sonuç:

    Efendi'ye teşhis konulamaz. Artık yerinden kalkamayan Osman Efendi'ye ağrı kesici iğneler verilir, altmışlarını süren adamın ülkesine dönüp "dinlenmesi" , daha doğrusu son günlerini evinde geçirmesi tavsiye edilir.

    Osman Efendi bitkin, aile perişan. "Kader" denilir, Uşak'a dönülür. Osman Efendi yayla evinde bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar.

    Bir gün, hastanın keyfi gelsin diye, Osman Efendi'nin eski berberi "Berber Mehmet" çağrılır. Berber yataktan kalkamayan Osman Efendi'yi tıraş ederken, adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler. Berber Mehmet bir an düşünür.

    "Beyim" der, "Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüş olmasın?

    Bir bakar, "Hah işte" der. "Kıl dönmüş.Osman Efendi'nin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker. Ev halkı Osman Efendi'nin köyü ayağa kaldıran çığlığıyla odaya koşar. Berber Mehmet, Osman Efendi'nin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla kapı dışarı edilir.

    Osman Efendi'nin kanayan burnuna pansumanlar yapılır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağına yatırılır. Ertesi sabah Osman Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır.  Gözlerinin yaşarması geçmiştir. Başağrısından ise eser kalmamıştır. Dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ızdıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfeder. Çözümün bu kadar basit olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir. Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet'i çağırtır ve ona bir servet bağışlar.

    Şimdi bu gerçek hikayeyi niye anlattık?

    1. Berber Mehmet efendilerin fikirleri var, dinlemek gerek.
    2. Bazen büyük sorunların çok basit çözümleri olur.
    3. Burnundan kıl aldırtmayanların başı çok ağrıyabilir


    Kış ve Kızıldereli !

    Kış başlamak üzeredir. Kızılderili topluluğu şefin etrafına toplanmış, kışın sert mi yoksa yumuşak mı geçeceğini öğrenmek isterler. 

    Geleneksel yeteneklerini dedelerinden bu yana çoktan kaybetmiş bulunan şef işi sağlama almak için kışın sert geçeceğini ve mümkün olduğunca fazla odun toplamalarını söyler kabilesine.

    Akıllı bir adam olan şef birkaç gün sonra yakınlardaki meteoroloji istasyonuna telefon eder: "Bu kış soğuk mu geçecek sizce?" Meteorolog cevap verir: "Evet, oldukça sert geçeceğe benziyor." Bu cevabı alan şef derhal kabilesine döner ve kışın çok sert geçeceğini,daha çok odun parçası toplamaları gerektiğini söyler.

    Bir süre sonra Meteoroloji istasyonunu tekrar arar ve sorar: "Kış hala soğuk mu geçeceğe benziyor?". "Evet" der karşıdaki: "Oldukça soğuk geçeceğe benziyor." Şef kabilesine döner ve sadece odunlari değil bulabildikleri her çalıçırpıyı toplamalarını ister.

    Birkaç gün sonra meteoroloji istasyonunu tekrar arar: "Kışın sert geçeceğinden gerçekten emin misiniz?" diye sorar. Adam: "Kesinlikle. Bugüne dek yaşanan en sert kışlardan birini yaşayacağız gibi görünüyor.

    " "Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz ?" diye sorar şef.
    Meteorolog yanıtlar:
    "Kızılderililer çılgınlar gibi odun topluyor!" 


     

    EĞER YAŞLIYSANIZ POLİSİ NASIL ÇAĞIRIRSINIZ
    Meridian, Mississippi' de oturan 82 yaşındaki George Phillips, yatmaya giderken, karısı George'a yatak odası penceresinden bakarak bahçedeki kulübenin ışığını açık bıraktığını söyler.George arka kapıyı açıp ışığı kapatır fakat kulübenin içinde hırsızların saklandığını fark eder.
    Hemen polisi arar ve durumu bildirir.  Polis ona hırsızların evin içinde olup olmadığını sorar.  Geroge 'Hayır.' der.  Bunun üzerine polis 'Şu anda tüm birimler meşgul.  Kapınızı kilitleyin.  Memurlardan biri müsait olduğunda yanınıza gelecektir.' der.
    George 'Tamam.' der.  Telefonu kapatır ve 30'a kadar sayar.  Ardından tekrar polisi arar ve der ki 'Merhaba, Birkaç saniye önce bahçe kulübemde hırsızlar olduğunu bildirmek için aramıştım.  Bu konu hakkında daha fazla endişelenmenize gerek kalmadı çünkü az önce hepsini vurdum.' ve telefonu kapar.
    Beş dakika içerisinde, altı polis arabası, bir SWAT Ekibi, bir Helikopter, iki itfaiye aracı, bir paramedik, ve bir Ambulans Phillips'lerin evindeydi ve hırsızlar suçüstü yakalanmışlardı.
    Polislerden biri George'a, 'Yanılmıyorsam onları vurduğunu söylemiştin!' der.
    George ise şöyle yanıtlar; 'Yanılmıyorsam tüm birimlerin meşgul olduğunu söylemiştiniz!'

    (Gerçek bir hikayedir)


     



    BORSA NEDİR ?

    Köylü Ahmet Ağa, eşeğini satmaya karar vermiş.
    Kıymeti taş çatlasa 50 milyon lira etmeyen eşek için pazarlık payı da ekleyerek 100  milyon lira fiyat koymuş.

    Komşu köyden acilen eşşeğe ihtiyacı olan Mehmet ağa 100 milyon ödeyip eşşeği pazarlıksız satın almış.

    Köylü Ahmet eşşeğini satmış ama akşam da gözüne bir türlü uyku girmemiş...
    Gece boyunca düşünüp, durmuş.

    'Mehmet ağa 50 milyon liralık eşeğe niye 100 milyon lira verdi ?'!!!!!... diye.
    İçi rahat etmeyince ertesi gün eş eğini geri almay a karar vermiş.

    Pazara gitmiş Mehmet ağayı bulmaya ama, bir de ne görsün eşşek 200 milyon liradan satışa çikarilmis...
    İyice sıkıntı basmış ve kesin karar vermiş, geri alacak eşeğini...

    200 milyon lira pazarlıksız ödeyip geri almış (.).

    Aynı olay bu defa Mehmet ağa'nın başina gelmiş, o da uyuyamamış.
    'Allah Allah... Ahmet niye 100 milyona sattığı eşşeği 200 milyona geri aldı???Var bu işin içinde bir iş...' diye gece boyunca düşünüp, durmuş.

    O da ertesi gün eşşeği geri almaya karar vermiş Ahmet Ağa ile anlaşip 400 milyon lira vererek geri almış eşeği...

    Bu alışveriş her gün fiyat arta arta devam etmiş...

    Bir kaç gün sonra pazara bir başka köyden Hüseyin gelmiş.
    Hüseyin pazardaki kalabalığın arasına dalı nca bir de ne görsün ;

    'al, al, al, sat, sat, sat' bağrışmaları arasında bir yaşlı eşek
    ve  1.000.000.000 TL satış fiyatı!!!...

    Yanındakine sormuş, 'Hemşerim, nedir bu iş???? Bu yaşlı eşek 1 milyar lira eder mi yahu??!!'
    Adam hemen yanıtlamış;

    'Valla grafikler ortada, bu eşeğin fiyatı bir haftada 50 milyon
    liradan başladı, 950 milyon liraya geldi.
    Şöyle bir teknik analizine bakarsan görürsün.
    Eşşeğin fiyatı 1 milyardaki direncini bi kırarsa, 1.5 milyara kadar yolu var.. '  


      

     

     

     

    Duyuru Arşivi

  • MAKALE
  • Bu Yazı Ağaç Diktirir
  • Yeni Çıkan Kitaplar
  • Hac Kuraları
  • Sibel ERSALAN'ın yeni kitabı çıktı.
  • Ağlamak
  • Beyaz Dünyam
  • Hayatın Lezzeti
  • Kedi Dünyası
  • ABD Doları ile Küresel Egemenlik
  • Edebiyatımızda İlkler
  • Defol IMF
  • Hasbihal
  • İhtiyaç Sahiplerine Bildirin Lütfen



  • Ziyaret Bilgileri
    Aktif Ziyaretçi4
    Bugün Toplam72
    Toplam Ziyaret846488
    Tarihte Bugün


    Finans - Borsa
    Site Haritası
    Döviz Bilgileri
    AlışSatış
    Dolar6.04216.0663
    Euro6.75016.7772
    Reisten Tarihi Konuşma
    Köşe Yazıları

    Diğer Linklerimiz
    Kim Kimdir?